Bir erkeğe mektuplar 2: Güç Senin Elinde....

 

 

 

seninle son telefon konuşmamızın ardından düşündüm…senin ve benim yakalama şansına sahip olduğumuza inandığım –benzer yaşantıların tekâmülünden olsa gerek- az rastlanır dostluğa ve ötesinde seni insan olarak çok seviyor olmama sığınarak birkaç kelam  etme  arzusu duydum…

 

söylemek istediklerimin senin tarafından ukalalık, bilgiçlik taslamak veya hayatına karışmak olarak değerlendirmesini istemem… olsa olsa hayata dair düşüncelerimi paylaşmak veya sana bir iki tavsiye niteliğini taşıyor olabilir…

 

    kişide iki tür kimlik vardır, birinci kimlik yaradılışa ait olan ve diğer bütün kimlikleri kapsayan –insan- kimliğidir. bunun hemen altında cinsiyete göre -erkek veya kadın- kimliğimizle var oluruz.

 

her iki kimliğimizin gelişimi hem aile ve çevre hem de yaradılıştan bize verilen yetilerle mümkün olur...belki de bu yüzden belli bir yaşa kadar bizim davranışlarımız –öğrenilmiş davranışlar- olur; hani çocuğun büyüklerini sürekli taklit etmesi gibi biz de hayata dair şeyleri hep bir diğerinden görerek taklit yoluna gideriz ve benzer olaylara diğer insanların verdiği benzer tepkileri veririz. yaradılıştan bize verilenleri tam anlamıyla -idrak etmek- çok daha uzun bir süreç almasına rağmen genelde belli huylar adı altında kategorize edilir ve kısaca 

 

- insan yedisinde neyse yetmişinde de odur-

 

   şekliyle hayata geçirilir.

 

herkesin yaradılış halinin üzerine yetiştirilme şartlarıyla bezenmiş bir yapısı vardır... bazıları atılgan olurken, bazılarının pasif ve durağan olması gibi... en çok da –insan- kimliğimizle değil de cinsiyetimizin bize yüklemiş olduğu kimlikleri –dışarıdan yadırganmayacak şekilde- taşımak için uğraşırız... elbette ki; bu bir bilinç işidir… ben burada söylediklerimin sana ulaşacağına dair bir inancım olduğu için çok rahat anlatıyorum.

 

toplumun erkeklere aşağı yukarı yüklediği kimlik ya da elbise bellidir... ancak bu durum bazen eğer kişilik yeteri kadar geliştirilmemişse –başkalarının biçimlendirdiği hayatı- yaşamak gibi bazı olumsuz sonuçlara sebep olabilir... çünkü insan doğası gereği toplum dışında olmaktan hoşlanmaz ve mevcut düzenini bozmak istemez... dikkatini çekmek istediğim nokta,

 

toplumla ne pahasına olursa olsun ters düşmek demek değil, toplumu da kendi sınırlarının içine almak ve herkes veya her şey pahasına –kendin- olabilmektir. ..

 

bunun zor olduğunu bizzat kendim biliyorum. -duygusallık veya sorumluluk- hissi bize bazen istemesek bile hayata dair kabullenişler veya nasıl olsa öyle gider gibi kaderci bir yaklaşım veriyor, bunun çok yanlış olduğuna inanıyorum.

 

demek istediğim; herkesi kırıp dökerek- illaki ben kendi istediğim hayatı yaşayacağım- demek değil ya da- benim doğrularım doğru diğer hepsi yanlıştır- demek de değil,kendine ait doğruları belirlemek ve insanların seni böyle kabul etmelerini sağlamak –topluma ne kadar aykırı olsa bile- kesinlikle saygınlık uyandıran bir şeydir... bunun için sana milyonlarca örnek verebilirim… en basiti de Bülent Ersoy olur J her şeye rağmen kendisi ve doğruları… tüm  toplum onu bir şekilde sever hatta sevmeyen de kabul eder J bu elbette ki uç bir örnek. J

 

dünyada her şeyden önemli olan; bir vizyona sahip olmaktır...bu, bir dünya görüşü de olabilir...rengini her zaman belli eden taraf olmak insanların sana karşı olsalar bile saygı duymalarını sağlar, etrafında ne kadar iğrenç, entrikacı, dedikoducu insanlar olsa bile kişiliğindeki büyüklük ve asalet ile onları sindirirsin, elbette ki; insanlar ulaşamadıkları ciğere mundar diyen kedi gibi davranacaklardır. J

 

bir erkek kendisine verilen erkeklik rolünü hakkıyla yerine getirmekle yükümlüdür... kafanda bir ideal erkek nasıl olmalıdır formu yaptın mı? ben nasıl olmalıyım? gibi…

farkında değilsin belki ama bu dünya senin için yaratıldı ve güneş dünyanın etrafında senin için dönüyor... hal böyle iken;kendini ufacık bir dünyaya hapsetmek ve o dünya içinde kalmanın –diğerlerini memnun etmek adına- kendine yaptığın kocaman bir haksızlık olduğunu görmen gerekir…

 

Bir erkeğin bütün dünyayı karşısına almaya yetecek kadar gücü vardır… yeter ki istesin…

 

kendi istediğin yerde, kendi istediğin şartlarda, kendi istediğin insanlarla birlikte olmak için –eğer bir bedel ödemen gerekiyorsa bile gözünü kırpmadan o bedeli ödemek- insanın kendine verebileceği en büyük ödül olur... bu senin hayata gözlerini kapadığında ya da daha öncesi için; geriye dönüp baktığında –pişmanlıkların olsa dahi- kendi bildiğin yolda ilerlemiş olduğuna bir işarettir...

 

                   'Koyun sürüleri gibi olmayınız’

 

diye bir hadis vardır ve bunun altında çok şey yatmaktadır; eğer düşünürsen…

 

insan olarak yaptıkların veya yaşayacakların için kimseye hesap vermek zorunda değilsin. hesabı soracak olan Allah’tır ve bunun terazisi de vicdanındır, sorumluluklarının seni ezmesine izin verip kendin olmaktan vazgeçersen;

–hayatı boyunca herkesi memnun etmek için uğraşmış ama kimseyi mutlu edememiş ve en önemlisi de kendisine en büyük haksızlığı etmiş bir kişi olarak-

 

kimse sana itibar etmez, Allah bile... ve elbette ki; doğrusunu Allah bilir...

 

ve son olarak, eğer ki; bu tarz bir yaşam  benim kendi tercihim, kendi seçimim dersen de…sonuçta bir tercih belirtmiş olduğun için, belirttiğin tercih doğrultusunda sana, kararına saygı duymaktan öte söyleyebileceğim hiçbir şey olamaz…   

 

   

 

 

Yorum Yaz